31 Aralık 2016 Cumartesi

İstanbul'da terör saldırısı

Sevgili dostlar, yeni yıl inşallah hayırlı olur. ‘Duamız olmasa hiçbir hükmümüz yok.’ Biliyorsunuz.

"Onlar, bunlar, şunlar. Dış mihraklar, iç hainler. İntikam, kanı yerde kalmayacak, hesabı sorulacak vb."

Türkiye terörle mücadelede yuvarlak laflar geliştirme politikasını bir an önce terk etmelidir. Bu iş bundan sonra 20-30 yıl önceki yöntemlerle de yönetilemez.


Bugün bu işi(terörle mücadele) dünyada en iyi yapan ülkelerden daha da iyisini yapmak zorundayız NOKTA

24 Aralık 2016 Cumartesi

İNTİKAM – 1

Düşünce bahar elinden,
Saçıldı tüm yalnızlık tohumları eteğinden.
Arsız ve ansız büyüdü keder çiçekleri,
Susuz ve ışıksız; hem de kendiliğinden.

Ne kokusu vardı ne de rengi,
Köşe bucak sardı tüm odaları.
Her yer yaprak oldu, her yer diken,
Yattıkça battı, baktıkça yaktı.

TURGAY URGUR

22 Aralık 2016 Perşembe

Rusya ve İran İstilası


İlkokul tarih kitaplarının konularından birisi; Rusya’nın sıcak denizlere olan özlemidir. Bilmeyen yoktur ama önemsemeyen çoktur.

ABD’siz denklemde Türkiye İran, Rusya ve Çin’in ekonomik büyüme baskısıyla karşı karşıya kalacak. Bunun farkında olan Avrupa birliği gücünün yettiği kadar Rusya’ya olan yaptırımlarını sürdürmeye çalışıyor. (Malumunuz Rusya’ya olan  teknolojik araçlar ambargosu uzatıldı.) Çünkü bu ülkeler(Rusya-İran-Çin) dünya ortalamasının üstünde kendi kendilerine yetebilen ülkeler.

Suriye’nin kuzeyinde bölgesel düzleme tamamlandıktan sonra Rusya Suriye’ye öncelik verecek ve Türkiye bölgede pasifize  edilecek. Mevcut sınırlarımıza tekrar zorlanacağız ve Suriye’nin toprak bütünlüğü adı altında Rusya ve İran’ın enerji koridoru aktive edilecek. Türkiye’nin bu süreçte olsa olsa kazancı nakliyecilik ve gıda ihracatı olacaktır. Rusya’nın Türkiye’ye bu kadar makul yaklaşmasının nedeni; ortak menfaatler değil Türkiye’nin ABD’den ve AB’den uzaklaşmasıdır.

ABD’nin 15 Temmuzda sergilediği izle-gör politikası aslında bölgeye olan genel bakışının da özetidir. Gülenistlerin sürekli ABD ve AB yanlısı söylemleri istihbarati olarak geliştirilmiştir. ‘The Örgüt’ kendi bekasıyla paralel olarak Türkiye’nin bekasını ABD ekseninde kalmakta görmüştür. Tam bu noktada İsrail ile de ters düşmüştür. Çünkü mossad ‘the örgüt’ün  ABD’de ve dünyada hızlı ilerleyişinden rahatsız olmuştur ve 15 Temmuz sonrası Türkiye yanlısı bir izlenim çizmiştir. 15 Temmuz’un başarılı olması Türkiye’nin   ‘melting pot’ (Erime kabı) içinde Neo-Amerikanlaşması olacaktı. Bu , şu anki Rusya-İran denklemine de ters bir durumdu.

Savaş sonrası ABD ve AB Türkiye’yi cezalandırmak, Rusya ve İran ise baskılamak isteyecektir. Çünkü Rusya eline geçen bu tarihi fırsatı kaçırmamak için yerleşim politikası izleyecek. Yani Arap baharı başlangıç itibariyle ABD ve AB’nin menfaatlerine göre gelişiyor gibi görülse de ilerleyiş itibariyle doğu ülkelerinin işine daha çok yaramıştır.


Gülenistlerin ABD’de konuşlanmasının nedenlerinden birisi de Amerikan vatandaşının kültürel açlığıdır ve kullanılışlığıdır. Doğu ülkeleri kendilerine has kültürel hafızaya sahipken ABD ve mevcut AB oryantalizme doğrudan olmasa da dolaylı olarak açıktır. Eğer Gülenistler yurt dışında da Türkiye’de olduğu gibi kadrolaşmada yer alabildiyse, ileriki süreçlerde bunun da yansımalarını görebiliriz. Asıl uyuyan ama kök-hücreler bu ülkelerdedir. Hatta burada sayısal çoğunluktan ziyade niteliksel bir fark da vardır. Çünkü Gülen çekirdek ve asıl maya kadroyu 1997’de Türkiye dışına çıkarmıştır. Bu bağlamda Türkiye’deki örgütçüler sadece sermaye ve menbaa olarak kullanılmıştır. 

Turgay URGUR

11 Aralık 2016 Pazar

BEKLEMEK


Beklemek,
Bedelsiz olmalı,
Gelmeme riskini taşımalı.
Umutlar bir mahzende saklı,
Güneşten korunmalı.

Kimse gelmeyebilir,
Hiçbir şey değişmeyebilir,
İnsan ağaç sabrında olmalı.

Dökülen yapraklarınızı çöpçüler toplar,
Kuşlar gâh konar gâh konmaz,
Karıncalar içinizi de yiyebilir,
Sakinlik ruhunuzu sarmalı.

Ne gelen kalıcı, ne de giden dönücü,
Taş, duvar üstüne yıkılsa,
Gök kubbe yarılsa,
İnsan sadece toprağa hasret duymalı.

Bakışlar hülyadan yorulsa,
Düşüncen darmadağın saçılsa,
Sonsuzluk kapıları ansızın açılsa,
‘Gel’ demeyi beklemek derdin olmalı.


TURGAY URGUR

8 Aralık 2016 Perşembe

Dolar, TL.


Biz her şeyden anlarız. Buna ekonomi de dahil. Sayın Cumhurbaşkanımız bir çağrı yaptı. Bu tür çağrılar Milletlerin tarihinde çok önemlidir. Kurtuluş savaşında benzer bir çağrıyı Avusturya mallarını boykot için Said Nursi yapmıştı. Bu tür çağrılarda bulunan kişiler bu işin neticesinden ziyade niyetiyle ilgilenirler. Neymiş efendim… vatandaşın bozduracağı 100-200 dolarla Türkiye’nin açığı kapanmazmış.

Kardeşim…. Bakın… Karıncaya sormuşlar.

 Nereye?

 Demiş: Kabe’ye.

Demişler: Varamazsın.

Demiş: Varmasam da o yolda ölürüm.  
  
Şimdi bu Millet; bu işle dalga geçenler gibi düşünceydi, 15 Temmuz’da ölmek için sokağa çıkmazdı. 200-300 şehitle bu memleket kurtulur mu? Derdi.   Ama Türk Milleti bazılarının yaptığı gibi vatan, millet işlerini savsaklamaz. Ciddiye alır.

ABD’de siyah hakları otobüste öne-arkaya oturma muhabbetinden patlak veriyor. Milli mücadelenin bölgesel zaferleri bireylerin öne atılmasıyla kazanılıyor. Vietnamlılar  topraklarını önemsemekle kazanıyor. Sovyetlerin parçalanması bazıları için hayal ötesiydi ama oldu. Atatürk yola çıkarken, etrafındaki insanların azlığına değil kalbindeki inanca bakmıştır.

Ya tutarsa…Reis 3 çocuk dedi. Tuttu. İstanbul derdimiz dedi. İstanbul’u İstanbul yaptı. 6 seçim zaferi dedi tuttu. Sokaklara inin dedi tuttu. Milli para sadece Türkiye’de değil aynı zamanda  tüm İslam ülkelerinde karşılık bulursa, bu İslam alemi için kurtuluş olur. Peygamber Efendimiz Mekke’nin fethinden sonra ilk iş olarak Yahudi pazarlarından kurtulmayı hedefliyor. Dolarla, tahville, faizle yönetilmekten sadece Türkiye değil tüm gelişmekte olan ülkeler mağdur. Türkiye-Rusya Milli paralar için ticaret yapmayı öneriyorsa, birileri anlamak istemese de bu bölgede bir şeylerin değiştiğinin göstergesidir. Yarın bu işe Çin gibi güçler de destek verecek olursa, işte o zaman dünya dengeleri alt-üst olur inşallah. (Bu sırada, Gezi zihniyeti tabi bu işleri yine izlemekte olacak. )

Dolarların bozdurulmasıyla dalga geçenler aslında İzmir köy kalsın diyenlerdir. Hem yeni arabaya, hem de eve geçip; para yetmiyor diyenlerdir. 15 Temmuz kurgu diyenlerdir. Bu ülkenin 20 yıl öncesini unutmuş olanlardır.

Sayın Cumhurbaşkanımız aslında bu sayede siyaseten doğal bir anket de yapmış oluyor. Lakin muhalif düşünce henüz bu tür eylemleri anlama seviyesine ulaşamadı. Onlar işin facebook komedisini yaparken, Ak parti çoktan Millet neznindeki yerini revize etmiş oluyor. Bu modern siyasettir. İnönü mantalitesi bunu anlayamaz.   


Turgay URGUR  

5 Aralık 2016 Pazartesi

Cehennemlik KİLİTLER


Ajans ifade etti. Orman yangının nedeni izmaritti. Evdekinin nedeni ise büyük bir ihtimalle; elektrik kontağı, sızan gaz veya elektrikli ısıtıcıydı.


Yani suçlu maddeydi. Hani şu İbrahim’in kırdığı putlar gibi, ansızın gelen depremler gibi veya cenaze evlerinde son zamanlarda edindiğimiz nahoş ölüm bahaneleri gibi suçlu hep maddiydi.  Yani aslında maddenin ruhu olsaydı, fikri olsaydı ve şuuru olsaydı aslında bunlar olmayacaktı. Oysa malumunuz … biliyorsunuz; dağlara ve taşlara insanın sorumluluğu verildiğinde onlar kabul etmemişti. Çünkü insan olmak büyük bir mesuliyetti. İnsan olmak için irade, merhamet, sevgi gibi birçok meziyet gerekiyordu. Sözün özü, hülasaların hülasası bir de Allah’ın halifeliği denilen korkunç ağırlıkta bir vazife vardı. Bu insana verilen müthiş bir değerdi. Allah’ın sıfatlarını insan üstünde taşıyordu. İşte  mesele bu değeri anlamaktı. İnsan bu değeri nasıl anlardık ki? Fazıl’ın ifadesiyle bu insanın beynini patlatan bir idrakti. Sonsuz yaşama inanmak ve inancın-inanmanın gereklerini yerine getirmek. Metabolizmanın, bedenin, duyguların ve maddenin devre dışı kalıp ruhun Bir olan Yaratıcıya bağlaması ile ilgili bir konu. Bu mantıktaki insanlar sosyal hayatın sorunlarına çözüm ararlar. Yanlışlıklar ancak onları rahatsız eder. Bu insanların medenilik gibi uğraşları vardır. Bunun dışında idraklerine, vicdanlarına ve şuurlarına kendi kendilerince kilit vurmuş olan ‘Şekil Müslümanlarının’ böyle kaygıları yoktur. Bugünlerde tümden dünya nazarında per perişan isek; bu dış mihraklar(!) kadar ‘iç kilitçiler’ le de ilgilidir.   

Dini konularda ehil olduğunu iddia eden birisinin edebiyat, felsefe, psikoloji, halka ilişkiler bilmemesini Müslümanlığına bağlayamayız ki! zaten Cuma günü camiyi dolduran kendi işlerinde mahir insanların ekser çoğunluğu da yazılı olarak ne Kuran ne de Hadis konularında çocukluk yıllarında ezberlediklerinin dışında bir şey bilmiyorlardır. Çünkü mesele aslında medeniyet ve kültür meselesidir. İkisinin canlılığının devam ettirilmesidir. 

(lafım kendime- Benim gibi hiç birisini bilmeyip de eleştirenler de ıslah olur inş.)

Sonrasında ise Yusuf İslam’ın “Eğer islam’ı Kuran’dan değilde Müslümanlardan öğrenseydim, eğer Kuran’dan önce Müslümanları tanısaydım asla Müslüman olmazdım.” Tespitiyle karşı karşıya kalıyoruz. İddia çok büyük kapsamlı ve doğrudan tüm ‘Müslümanım’ diyenleri ilgilendiriyor. Yani Yusuf İslam diyor ki! Kuranda anlatılanları ve Hz. Peygamberin anlattıklarını yaşayan yok diyor. Lafı; boşuna inanıyorsunuz, inanıyor gibi yapıyorsunuz çünkü kendinizi kandırıyorsunuz demeye getiriyor. Henüz birileri çıkıp da Yusuf İslam’a cevap vermedi. Cevabın uzaması ayrı bir acizlik ve üstüne almazlık. Camilerin tuvalet ve şadırvanlarının temizliğinin vebalini üzerine almayan diyanet işlerinin de bir cevap için kaygılandığını düşünmüyorum. 

Neuzibillah, Hristiyan veya Yahudi olsaydık da büyük bir olasılıkla sokaklarımız yine medeniyetten uzak, adalet mekanizmamız işlemez, teknoloji seviyemiz de aynı yerlerde olacaktı. Çünkü hayatta önceliğimiz Kitabın kullardan bekledikleri ve son İlahi mesajın doğru uygulanması yönünde değil. Önceliği acımasızlaştırılmış hayat kurgusunda bir üst seviyeye, rahat tura geçmek üzerine bağlanmış durumdayız. Bu yüzden istekler son bulmuyor. Bir evden diğerine, bir arabadan diğerine, bir telefondan diğerine geçişler hayatın edinilmiş ve öğretilmiş alışkanlığa dönüştürülüyor. Şu anda çoğu insanın en iyi yaptığı şey: sahip olduğunun bir üstünün özelliklerini tanımak. Bu tür bir topluluğun kalıcı ve iddialı bir medeniyet hayali kurması çocukçadır. 

Tevatür, Müslüman kimliğinin oluşmasında ısrarla en etkin ve kısa yol olarak kullanılıyor. Kişi kaç yaşına gelirse gelsin din hakkında öğrendiklerini yazılı kaynaklardan öğrenmiyor. Aile içindeki dini eğitim de, okulda devam ettirilen de, cami de anlatılanda tevatür merkezli. Öğretiyi ve öğrenme yöntemini yazılı bir sistem üzerine kurmuyoruz. Ders adına(pozitif bilimler), akademik kariyer adına yapılanlar baştan sona yazıya dayalı bir sistemle değerlendiriliyor. Lakin bugün, bu çağda bile hala insanların İslamiyet’i kitaptan öğrenmelerine yönelik bir mantık yok. Ki! Peygamber Efendimizden sonra bile sahabeler Kuran ve Hadis’i yorumlamak için İsrailiyyat’a (İsrailliye kelimesinin çoğuludur) müracaat gereksinimi duymuşlardı. Bediüzzamanın ‘Muhakemat’ isimli eseri mevzu ile ilgili detaylı bilgi vermektedir. 

Tevatürün oluşturduğu mümbit sahayı en iyi cemaatler kullandı. Sohbet şekilleri, insanlara ulaşma ve toplumla bağda bu vicdani IQ ön planda oldu. Sonuna kadar kullanıldı ve kullanılıyor. Öncelikle ‘şekil Müslümanının’ ihtiyaçları belirlendi. İnsanların içinde gerçeği ile çapraz çalışan ikinci bir mono vicdan oluşturuldu. Böylece içeride ve dışarıda farklı davranabilen bireyler oluştu. Kişinin hayatına sonradan giren konuşma ve dinlemeler sorgulanmak için asıl vicdana, kişinin eylemleri ise ikinci yapay vicdana gönderildi. Bu yüzden haklı olarak kişi anlatılanlarda vicdani olarak bir yanlış göremedi. Eylemler ise diğer yapay vicdana gönderildiği için orada da sıkıntı oluşmaz oldu. Bunların neticesinde bankacılık, tesettür, faiz, kılık-kıyafet, devletin yapısı, bireylerle ilişkiler gibi konularda ikili bir yapı oluşturuldu. Bu konular bireyin en mahreminden toplumun en genel geçer konularına kadar uzanıyordu. Doğrudan hayatı ilgilendiren bu konularda ikinci oluşturulan vicdanın IQ’su (suni olarak şişirildiği için) baskın geldi. Çünkü bu vicdan sadece bir kişinin değil tümden bir grubun tek-tip vicdanıydı. Hayatı boyunca tüm öğrendiklerini sözel gelenekten edinmiş kişi(ler) cemaat toplantılarındaki yeni duydukları her şeyi direkt olarak kabul etti. Çünkü başkaları da öyle yapıyordu. 

Bireyin grup içinde eritilmesi mantığı sadece cemaatlerde değil tüm diğer sivil toplum örgütlerinde de işletildi. Zamanla bürokrasi, devlet daireleri ve insanın olduğu her yer aynı salgına maruz kaldı. Lider konuştuğuna göre sorumluluk da ondaydı. Ortada bir hata varsa suç sisteme atılabilirdi. 



Gerek sosyal hayatının tüm evrelerinde, gerekse dini yaşantısında bu şekilciliğe maruz kalan insan; düşünce ufkunu daralttıkça daralttı. Çok rahat etmek için en az sorumluluğu almak gerekiyordu. Bilmenin getireceği sorumluluktan kurtulmanın yolu ise şekillere bürünmekten geçiyordu. Netice olarak bir insanda her ortama göre değişen yansıma karakterler gelişti. 


Yazı dilinde yokuz. Batı edebiyatının en kıyıda köşede kalmış herhangi bir eseri için bile internette araştırma yapsanız; önünüze konu ile ilgili yorumlar, eleştiriler ve sayfalarca bilgi çıkıyor. Ki! bu bilgilerin yarısına yakını belirli bir kalitenin üzerinde oluyor. İnternetin dünyada yaygınlaştığı andan itibaren yabancı edebiyat konusunda elektronik ortama sel gibi bilgi akışı oldu. Birden alışkanlığa dönüştü. Yabancı edebiyat için kaliteli bir bilgi havuzu oluştu. 

Çok övündüğümüz tarih, edebiyat ve ilahiyat( dini konularda) elektronik ortamda henüz belirli bir kalitede bilgi havuzlarımız oluşmadı. Oysa insanlara ulaşmak için gayet güzel bir ortam vardı. Müslüman ülkeler ‘Arap baharı’na sosyal medya üzerinden örgütlenecek ve kolaydan gaza gelecek şekilde teknoloji ile oynaşırken, asıl işimize yarayacak konularda ise kullanma gereksinimi duymadık. Çünkü böyle bir kültürel gereksinimimiz olmadı. 

Bugün üzülerek ifade ediyorum ki Müslümanın aktüel gündemi ve bu aktüel gündem için fiziki ortamı yok. Olan ortamlarda kendi içinde ya elitist ya da gruplaşma mantığı ile hareket ediyor. Sünni mezhebin içinde mezhebin yanında bir de insanlarda ‘cemaatçilik’ etiketi gelişti ve ısrarla da geliştirilmeye çalışılıyor. Cami ihtiyarların ve emeklilerin olurken, yeni nesil kendisini konaklama mecburiyetinden dolayı dini cemaatlerin yurtlarında ve evlerinde buldu. Kredi yurtlar kurumuna göre daha güvenli olduğu kesindi ama bu yurtların yeni nesil için büyük akademik ve kültürel başarı kaygısı olmadı. Olamazda. Belirli bir zamana kadar kendilerini Devletin susturulmuş mağduru pozisyonunda gördüler. (Yarı yarıya haklılıkları da yok değil hani….) Lakin bu zaman içinde kalite, modernizasyon ve insan gelişimi üzerinde değil daha ziyade siyasallaşma ve kadrolaşma üzerinde yoğunlaştılar. Özellikle insanın kültürel ve akademik gelişimi sağlan(a)madı. Bu yapılar daha ziyade insanların aidiyet duygusu ihtiyacını kullanarak işlerini yürütmeye çalıştılar. 


Bugün eğer sinema, televizyon ve diğer tüm medya araçları üzerinde tesirimiz ve iddiamız yok ise bu aslında ‘şeklen’ nerede olduğumuz göstergesidir. Çağın gerektirdiği doğru iletişim yöntemleri üzerinden ilerlemeyişimiz bizleri yerimizde saydırıyor. 21. Yüzyıl eğitim sistemini ve gereksinimlerini anlatan bir diyagramın %33’lük kısımını “Media ve teknoloji kullanımı” oluşturuyordu. Kullanmamız ve bu yönde milli bir gayretimizin olmayışı bizleri maalesef geriletiyor.      

3 Aralık 2016 Cumartesi

İyi günler tiyatrosu

Gerçek değerimi yokluğumda anladım.

Kimsenin hayatında olmadığımda, elimi eteğimi dosttan düşmandan çekince anladım.

Yıllarca verilen emeğin aslında ne kadar boş olduğunu, hayatın sadece maddiyat üzerine kurulu olduğunu anladım.

Eskiler biliyordu. Belki de ondandır; paylaşmadılar, sırnaşmadılar, yakınlaşmadılar. Gizlediler. Sağda, solda  kötü günler için hep bir şeyler ayırdılar. Az az yediler, az az konuştular. El-alem duymasın ve görmesin dediler.

Eskiler biliyormuş. İnsan herkesten önce kendisini düşünmeliymiş. Biriktirirken, yerken öncelik hep kendisi olmalıymış. Başkasını düşünmek aslında kendini unutmak demekmiş. Ve insan kendisini unutunca hiç kimse onu hatırlamıyormuş. Hatırlanmıyormuş.

Eskilerin sözünden çıkınca atılmışlık ve satılmışlık arasında bir yerde kalıyormuşsun.  
Gerisi zaten malumunuz. Hayatta ‘iyi günler tiyatrosu’ denilen bir oyun var. Şimdi eğer yanınızda –ne derseniz deyin- dost, arkadaş, akraba her kim varsa, ekser çoğunluğu iyi günlerde olduğunuzdandır. 

 İsterseniz deneyin…. Deneyin de  ….’Siz aslında kaç paralık bir adammışsınız’ görün. Piyasa karşılığınız nedir bir tartın. Karşılıksız kaç gram altın, kaç tl, Euro ya da ekmek alabiliyormuşsunuz bir görün. Yürek ister..  Yürek ister çünkü dünkü çocukların maskarası olursunuz.  

Ya bu tiyatronun bir oyuncusu olup siz de sahne alacaksınız, ya da perdeleri kapatıp oyun bitti diyeceksiniz. Tercih insanlıktan anladığınıza kalmış. İnsanilikten anladığınıza kalmış. Eğer bu oyunu oynayacaksınız; vicdan ve merhamet libaslarını terk edip, kendinize  bir savaş kostümü uyarlamalısınız.

Davam dedikleri: ekmek davasından başka bir şey değilmiş. Ve bu davada; gözünü açmayan, geride kalan  aç kalıyormuş. Ceylan ziyafetindeki aslanlardan öğreneceğimiz çok şey var.  

İyi seyirler.  


30 Kasım 2016 Çarşamba

Özgür?

Ekranın kölesi olduk. Spotların, alçı duvarların ve mesajların da kölesi olduk.

Oysa kulaklarımıza hep özgürlük tepilmişti.  İnsan pek de bir özgür olacaktı. Hatta tanımlanmıştı bile: herkesin özgürlüğü başkasının özgürlüğünün başladığı yerde biterdi. İnandık. 5 yılda bir oy vermekten öteye geçemeyen bir özgürlükten bahsediyoruz.

 Neremiz özgür bilen var mı? Kullanılmayan duygumuz, eritilmeyen düşüncemiz kalmadı.


27 Kasım 2016 Pazar

Yaşasın ölmek.



Bana söylemlerinle değil, eylemlerinle gel. Bildiklerini değil, bilmediklerini konuşalım. Yapacaklarına yaptıklarından başlayalım. Alıntı, çalıntı, kalıntı istemiyorum. Basit olsun, hafif olsun ama insan için işe yarasın.

Her şey ölümle başladı. Tohum toprağa ölmek için düştü.

Sevmenin en sonu: ölümüne sevmekti.

Şehit sonsuzluğa ölümle uğurlandı.

Korkusuzca ölebilenler hatırlandı. İnadına yaşamak isteyenler ise bir var- bir yoktu. Birbirlerinden farkı da yoktu.

Ölüm her canlının ortak tadıydı.

Ölmek için yaşıyoruz.

Aslında en uzun hayat kelebeğindi. Çünkü hayatla hayatın anlamını en az o öldürmüştü. Asıl vazifeden uzaklaşıp adileşmemişti.

Hatırada kalanlar hep ve tek 'son' sözlerdi.

Güneş ölecek, ateş ölecek, su ölecek. Ah insan ahhh!   Ölüm sadece en çok istenen değil, istenmesi gerekendir.

Günah batağında şehirler yaşadığını sanırken, Hira’da ölüm vardı. Aşka ile ölüm vardı. Her bir hicret ölüme giderdi. Ali’nin yattığı yatak mis gibi ölüm kokuyordu.

Hayat kölelerinin ve düşkünlerinin yüzüne nankörce  çizgiler kazırken,  ölüm sırasını edeple bekliyordu.

Ah insan ah!!.   Uykusuz geceler, her şeyi terk edişler, anadan yardan geçişler, bir şarapnele gerilen göğüsler yaşam için miydi? Ya da yaşamak için miydi? Hepsi de en temiz, en gerçek ölümler içindi. Çünkü sahte ölümler de vardı. Hem de çoktu. Hem de çoğunlukta.

Yaşasın ölmek.
    


26 Kasım 2016 Cumartesi

GÜNAHKAR (1)

(cotonuma....)

Ellerim,
Dillerim utanır.
Yüreğim,
Bakışım sıkılır.
Ağlayamam,
Darlanırım.
Kendimden kaçarım,
Kendim yakalar beni.
Dört duvar ayna olur,
Çökerim.


Turgay URGUR

27 Ekim 2016 Perşembe

Siyasetperestlik (1)


Son yılların zengin hastalıklarından birisi siyasetperestliktir. Zaten işin evvelinde bulunmuş 'bilir kişiler' veya hasbel kader siyaset geyiği yapmış olanlar da defaatle arz ederler: ‘Siyaseti zengin adamlar yapmalı.’ diye. Malum.. Ankara’ya gidilecektir. Gelene-gidene ikram. Şık giyinmek vb. nedenlerden dolayı bir cebin dolu olması ve bu doluluğun sürekliliği önemlidir.

İsteyen üstüne alınsın. İstemeyen alınmasın. Yalakalığın tasviri için yazdık. Değilsen-değilsek zaten sıkıntı yok.

Bu ülkede insanlar işlerini siyasete, siyasetlerini de işlerini bağlamaya başladığı zaman zaten bu işin dava, Millet, Ülken menfaatleri konusu çoktan lav edilmişti.

Siyaset bugün zenginleşme aracı olarak görülüyor.

Ama olay iç-içe öyle bir angaje oldu ki! Adam siyaset mi yoksa ticaret mi yapıyor öyle kolay kolay bir görüşte anlayamıyorsunuz.

Mantık basit. Büyümek istiyorsan; reklama, desteğe, çok büyük kazançlara, kulise, popüler çevreye, bürokratik engellerin hızlı aşımına,  ihtiyacın var. Veeee.... çok geçmeden işin sihrini çözüyorsun. İşten tat almaya başlıyorsun. Yeni doğan bebeğin memeye olan aranışı gibi sağda, solda, siyasetin her türlü alanında (iftarda-mevlütte-taziyede-toplantıda) aranıyorsun. Bu arada dışarıya karşı da ‘Biz bu işi Allah rızası için yapıyoruz.’ gibi bir çok duygusal motto geliştiriyorsun. Allah böyle bir zihniyeti ıslah etsin. Çünkü hem zihinsel hem ahlaki bir bunama yaşıyorlar.

Mantık basit dedik ya… devam edelim. Bir iki toplantıdan sonra şunun farkına varıyorsun. Aslında siyaset için çok okumaya, memleketi didik didik bilmeye, entelektüel bir alt yapıya falan gerek yokmuş diyorsun. Usul basit. Öncelikle eller önde (el-pençe) durmayı bileceksin. (Örnek için: toplu açılış törenlerine-karşılamalara- diğer fotoğraf çekimlerine bakınız). Sonra izleyeceksin. Kimi? Dinlemek, izlemek zorunda olduğun o gün kim varsa onu. Nasıl giyiniyor? (Markasından, kılık-kıyafet uyumuna, kalitesine kadar uzun bir uğraş. Belki de en çok zorlayan kısımlardan birisi burasıdır. Çünkü eğer önceden ve kendi-kendiliğinden alışık değilsen kişiyi zorda bırakabilir. Sonuçta yetişmen gereken bir kıyafet skalası var ve her gittiğin bir üst düzey toplantı seni bu konuda zorlayabilir. Bir an önce kırsaldan değil, markadan giyinmeyi öğrenmek gerekiyor. Giyinmezsen ne olur? En son sırada kalırsın, kendine protokolde koltuk bile bulamazsın, elini sıkı tutmazlar. Hele bir de… tepeden tırnağa süzüldün mü işte orada bitersin, biter. Kıyafet tamamda peki ya kılık? – Saçlar dağınık ve yağlı. Olmaz. Tırnaklar pis.OLMAZ. Kısaca ve özetle her gün 30-40 dk’yı kişisel bakıma ayırmak gerekiyor. Dert etme! Kişisel bakım demek kişisel gelişim demek değil. Zaten işimiz şekil, onun için zaman harcamaya gerek yok.) Kılık kıyafet işi daha uzun sürer, çok da sulandırmaya gerek yok konu zaten olabildiğince cıvık bir konu. Malum, ayakkabı hep yeni ve boyalı olacak. Ortama göre kıyafette renk seçimi gerekiyor. Vs vs.   İkinci bir husus konuşacaksın. Ama nasıl? Her şeyi biliyormuş gibi, en doğrusu sendeymiş  gibi, konuna hakimmiş gibi konuşacaksın. Kitleyi veya kütleyi göz hapsine alacaksın. Sen tonu çok önemli. Titreme, kelimeleri yuvarlama-yutma, gırtlaktan konuşma olmayacak. Almadıysan hemen bunların dersine, seminerine gitmek gerekiyor. Konuşurken arada boşluk veripte sazı başkasına (senden iyi çalan birisine) kaptırdın mı işin biter. Kütle tamamen senden ona kayar. Bu konuda kolay bir yol istersen - bu işi iyi yapanları izlemek gerekiyor. Üzülme, üzülme  çok örnek çıkacak karşına. Mikrofon tutuşu gibi minik detaylar da var. Aynada veya hanımın, çocukların önünde çalışılabilir. Bu konuda en iyi pratik alanlarından birisi tuvalettir. Bol bol pratik yapabilirsin. Hem ses biraz eko yapar ve kişiye topluluğa hitap ediyor izlenimi verir.   

Gelelim beden diline. 1)Sırtında demir korse var gibi dik oturmasını, 2) Ellerini kontrol etmeyi, 3) Çarşıda yürürken; iş bilen-işe giden –zamanı çok değerli gibi seri ve yanındakiyle konuşarak  gitmesini ÖĞRENMELİSİN. Önüne bir grup geldi. Siyaset yapma ihtiyacı hissettin. Büyük vasıta gibi (Boeing tarzı) kontrollü yanaşıp öğrenmiş olduğun ne kadar beden dili zavazingosu varsa o kişi/kişiler üstünde uygulamalısın. UNUTMA KONTROL HEP SENDE. 

Bu kadar paçozluğu öğrendikten ve pratik kazandıktan sonra;

-          Yaşadığın yerin çevresel sorunlarını(çöp-otopark-ulaşım vb),
-          Okulların yeterliliğini,
-          Hastanenin acil kısmının seriliğini,
-          İnsanların mutluluğunu,
-          Çocukların oyun alanlarını,
-          Trafiği tehdit eden araçların varlığını,
-          Son yıllarda artan ölümlü kazaları,
-          Ticaretin gelişimini,
-          İşsizliği,

 Bilmene GEREK YOK. SEN ZATEN BİLMEN GEREKENLERİ BİLİYORSUN. İşine bak işine. Herkes kendi ……… kurtarmaya çalışıyor.

Çektirebildiğin kadar fotoğraf çektir. Paylaşabildiğin kadar özü alınmış özlü söz paylaş. Zaten söylemişlerdir- bilirsiniz, siyasetçi aynı zamanda sosyal medya uzmanıdır. 

    Siyasetperestlik sorumluluk almamak ama işini yürütmektir. Dostlar alış-verişte görsün. Nasıl olsa bu dünyada hesap vermek yok.

Hiç sevmezdim ama Yaşar Nuri’nin bir kitabının adı ‘Allah ile aldatmaktı’. Kitabın adını beğenmiştim.  

Turgay URGUR

28 Eylül 2016 Çarşamba

BİLGE



 Güne besmele ile başladı. Aynaya baktı ve varlığına şükür etti. İçinden dedi ki: “Allah’ım verdiklerin için ne yapsam azdır ve asla, hiçbir zaman Senin verdiklerinin şükrünü tam manasıyla yapamam. Sen bizleri koru.”

Temiz elbiselerini giydi. Eşine ve çocuklarına baktı.“Allah’a emanet olun.” dedi.

Yolda her zaman rutin olarak okuduğu duaları okudu. İşiyle ilgili yapacaklarını kısaca aklından geçirdi. Unuttuğu bir şey var mı diye zihnini kontrol etti.

İdeoloji düşünmeyi, siyaset yapmayı, başkalarını eleştirmeyi bırakalı 5 yıl olmuştu. Sade vatandaş, sade insan olmak istiyordu.

Evdeki eşyalarını ‘fazla düşünceleriyle’ birlikte sık sık atmıştı. Kimseye verme gereksinimi bile duymadan doğrudan atmıştı. Bu ona acayip bir rahatlık ve hafiflik veriyordu.

Çok şey ifade eden BİR şeyin farkına varmıştı. İnsan ne düşünüyorsa oydu. Konuştukları, yaptıkları, mutlulukları hep bu düşündükleri ile doğrudan ilgiliydi. Bu nedenle aklını, emeğini, konuşmasını, çalışmasını onu var edene vermek istedi. Hayatının en iyi değil TEK iyi kararını vermişti. Çünkü gerisi boştu. Bu karardan sonra eşine, çocuklarına ve hayata, bilhassa ölüme bakışı değişti.


(devam edecek)

18 Eylül 2016 Pazar

Hanzade’nin babasından….


Sizlerin de yaptığı gibi kızım yatmadan önce ona hikayeler anlatırım veya okurum.

İlk önce masal kitapları ile başladık. Aynı hikayeleri defalarca okduğumuz oldu. Bazen bilerek bir bölümü atladığımızda, o bölümleri kendisi bizzat hatırlattı.

Masal kitaplarını kendi uydurduğumuz hikayeler takip etti. Kızım uydurma hikayeleri de epey bir benimsedi ve sevdi. Özellikle bazen kafadan olan hikayelerden istedi.

Şimdi ise favorimiz gerçek olaylar. Ona Peygamberler tarihinden bazı olayları kısa kısa anlatıyoruz. Hz. Musa’nın firavunun sarayına yerleşmesini, Yunus Peygamberin denizde-balığın karnında mücadelesini, Peygamber Efendimizin yaşadığı olayları anlatıyoruz. Osmanlı tarihindeki önemli hadiselerden bahsediyoruz. Hanzade şimdilerde bu gerçek olayları daha çok sevdi.


Tüm anne ve babalara tavsiye ederiz. 

Turgay URGUR

16 Temmuz 2016 Cumartesi

Tiyatrocular(?)


Yakalananlar, polisimizi ve vatandaşımızı şehit edenler biz tiyatrocuyuz mu demişler? Veya öldürülenlerin üzerlerinden oynamaları gereken oyunun sufleleri mi çıkmış? Artı bu yakalanan yaklaşık 2500 kişi biz sadece Tayyip Erdoğan’ın değil, aynı zamanda Binali Yıldırım’ın, Hulusi Akar’ın paralı figüranları mıyız demişler? Bu oyunda (size göre tiyatroda) gerekirse gebeririz mi demişler?

Evet size göre demişler. Çünkü bunlar başkanlık içinmiş, seçim içinmiş, oy içinmiş vs vs.

Yahu hala anlamadınız mı? Millet zaten Başkanını çoktan seçti. Seçeli 15 sene oldu.

Bakınız ve birden benden dinleyiniz. Sayın Hulusi Akar’ı alıp götürdüler ama ikna edemediler. Öldürmeyi ise göze alamadılar. Külliyenin kenarını bombaladılar ama Külliyeyi vurmaya cesaret edemediler. Çünkü bu şerefsizler Türk Halkının sabrını gayet iyi biliyor.

Hiç kimse, (yakalanan 2500 ve bir o kadarı ve yaklaşık 10 misli sinmiş olanı) hiçbir Devlet adamı için kendisini ateşe atmaz. 

Ama vatansever insanlar bu ülke için gerekirse canını verir.  

Söz değil, lafın hülasası budur.

Allah masum insanlarımızı öldüren bu şerefsizlerin belasını versin.  


29 Haziran 2016 Çarşamba

HASBİHAL



Neyi okudum, nerde okudum?
Neyi okudum, nerden okudum?
O’nu anlatan 3 müellifi,
Kitabı, Resulü ve Kâinatı buldum.
Gayrısını har gördüm,
Bu âlemi ruhuma dar gördüm,
İçimde az da olsa;
Günahtan hicap eden ar gördüm.
Ölümü bitiş değil,
Hiç bitmeyecek bir âleme kapı gördüm.
O kapıya varmadan,

Edep, iman ve irade dilendim. 

turgay urgur

Terör


Tüm şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum.

Keşke ülkemde bu tür felaketlerin hiç sömürüsü yapılmasa ve ihmali olanlar varsa cezalandırılsa…. En güzeli de güvelik sistemlerimiz teröre asla geçit vermese…..

Ağır bir dönemden geçiyoruz. Ramazan ayı gibi mübarek bir ayda bazı evlere ateşlerin düşmesi hepimizi üzüyor.

Acıları kelimelere dökmek en zorudur. Ne şehitlerimizi ne de trafik kazalarında ölenlerimizi başka konularda yazdığımız kelimelerle kolaydan anlatamayız. Çünkü işin içinde olmak ve olmamak vardır. İşin içinde insanın canı vardır. Ki! o canlar Allah tarafından insana verilmiştir ve ancak O alabilir. Bu tür acılar geride kalanlarla ölene kadar devam eden acılardır.

Bilimsel tedbirlere ihtiyacımız var. Silah ve savunma sanayimiz çok güçlü olmalıdır. İstihbarat sistemlerimiz geliştirilmelidir.

Duaya ihtiyacımız var. Duamız olmazsa hiç önemimiz yok. Türk Milleti olarak hep birlikte dua şuurunu yakalamalıyız.

Kenetlenmeye ihtiyacımız var. Milli menfaatlerde ön-koşulsuz birleşmeliyiz.

İsrafı, bize yakışmayan eğlence türünü ve her türlü haramı terk etmeye ihtiyacımız var.

Tabularımızı yıkmaya, gruplaşmaları bırakmaya ihtiyacımız var.

Hepimizin birey olarak kulluğumuzu, bireyselliğimizi, irademizi ve benliğimizi sağlam bir temel üzerine inşa etmeye ihtiyacımız var.


Allah birliğimizi, dirliğimizi korusun. 

27 Haziran 2016 Pazartesi

Öğretmenler Mankurtlaştılırıyor. (1)


(Yaklaşık 10 seriden oluşacak bu yazı dizisindeki tüm olaylar hayal ürünüdür. Metaforik  ilkel bir zamanın eğitim sistemi anlatılmaktadır. Başarısızlığı, bilgi-üretememeyi, gelişmiş-medeni bir toplum için bir şey yapamamayı dış etkenlere bağladığınız sürece keyifle okunabilecek bir yapıdadır. Yani kısaca; üzerinize almadığınız takdirde her şey yolundadır. Zaten bu yazıda geçen öğretmenler öleli yaklaşık 700 yıl olmuş, yazıda geçen öğrenciler de elin(gavurun) evladıdır. Anlaşılacağı üzere ne sahiplenmeye  ne de üzülmeye gerek vardır. Literatürde ‘vicdan muhasebesi’ denilen mefhum da henüz yoktur. )

Ortaçağ Avrupa’sındayız. İnsanlar mevkilere bilgileriyle değil siyasi ve vb yakınlıklarıyla geliyor. Güncel tabirle yalakalık yapıyor, ‘abiciğim-abiciğim’ söylemi geliştiriyor. Kimsenin ‘işi ehline vermek’ gibi bir derdi yok. Kimse toplumun ahlaki paçozluğundan, bilimden uzaklığından rahatsızlık duymuyor. Çünkü yaşamı idame ettirmek adi bir akıl oyunu üzerine kurgulanıyor.  

Ve böyle bir zamanda ‘Ütopya’ isimli bir gazetede; yazarın birisi, özgürlükten, sanattan, bilimden, görgüden bahsediyor. İnsanlar henüz yasak olan bu gazeteyi büyük bir zevkle gizli gizli okuyor. Gazete çok hoşuna gidiyor çünkü insanların içinde bu konulara karşı müthiş bir istek var. Lakin kimse bunları konuşmaya, anlatmaya cesaret edemiyor.  Bu zamanlarda köylünün birisi ‘Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın.’ Diyor . Ve bu söz darb-ı mesele dönüşüyor.

Bu yazarın eğitim hakkında yazmış olduğu bir makale yüzyıllar sonra antik bir şehir kazısında bulunuyor.

Yazı güncel bir dile çevriliyor. Yazar bu yazının 4 duvarı ayna olan bir oda da okunması gerektiğini söyledikten sonra söze başlıyor…..

3-4 veya 300-500 talebe fark etmez. Eğitimin koordinasyonunu doğru adamlara verin. Ne Üniversite eğitimi almış hocalarınızı ne de ülkenizin geleceği olan evlatlarınızı  egosu tavan yapmış, Milli ve manevi değerleri olmayan insanlara emanet etmeyin. Eğer bu hataya düşerseniz; o kadar laf salatası, adamsendecilik,  türlü lafazanlık ve şekilcilik sizi kurtarmaz.  


Ayırıma, kötü davranışa, boş laflara maruz bırakılmış eğitimciler öğrencilerine adaleti, iyiliği ve bilimi anlatamaz. 

Turgay URGUR

23 Haziran 2016 Perşembe

Ölenlerin arkasından

Vefat edenlerin arkasından kötü konuşmayalım. Bilittifak bu dinin ve insanlığın bir gereğidir. Velev ki kötü olsalar bile. Velev ki iyi işler yapmamış olsalar bile…. Vesaire vesaire.

Peki güzel de…

Sağların önünden kötü konuşalım mı? Türkiye’de halen daha bem-beyaz Türkler tarafından siyasi tercihi ile, kıyafeti ile, düşüncesi ile kötü söze ve dışlanmaya maruz kalan insanlar var. Ki! bu insanların da en az onları eleştirenler kadar (ve bazılarında daha çok) vatan sevgisi var.

Böyle bir aydın(?) baskısı yok mu? Var. Nereden biliyoruz. Gazete köşelerinden, bir kısım medyadan, ülkeye faydası olmayan eylemlerden biliyoruz.

Lise gençlerini tahrik etmeye çalışmak bu ülkeye ne getirir? Bu tür tahriklerin zamanında götürdüklerini herkes biliyor.

İki de bir Anadolu insanının oyunu geçersiz görmeye çalışmak ne getirir? Eğitim ve medeniyet; üreten ve çoğu kendi halinde yaşayan insanları küçümsemek midir? Hani köylü milletin efendisiydi?

Asıl mesele şudur dostlar… Türkiye’de son 15-20 yılda çok şey değişti. Sermaye el değiştirdi ve büyük bir ivmeyle el değiştiriyor. Anadolu insanı ve Milli İrade yönetime talip ve rakibi yok. Okuyan, düşünen ve ülkesi için samimi bir şekilde çalışan insanlar Milli menfaatlerde birleşiyor. Ve son olarak bugün oyunu efendice verip, sadece seçimden seçime konuşan bu kesim hem Ortadoğu’da hem de Avrupa’da olup biteni daha iyi okuyor.

Kısa keselim…. Daha çok işimiz var.


Selam ile.   

Titre


Güneş batışında yanında yoksam,
Sabah uyandığında sesimi duymuyorsan,
Bir nefeslik mesafede değilsem,
Gözlerin gözlerime değmiyorsa,

Titre. 

16 Haziran 2016 Perşembe

Cemaat ile Post- Prutanizm


1990’ lardan sonra Amerika’nın prutanizm tarihi ‘the cemaat’ ile tekrar başlatıldı. Rusya dağılmıştı ve Türki Cumhuriyetlerin güçlenmesi dünyadaki dengelerin değişeceği izlenimi oluşturdu. Cemaat ev sohbetlerinde ‘US ekstra 50 yıl daha yaşarsa bunun da cemaat sayesinde olacağı düşüncesi’ konuşulmaktaydı. 2000’li yıllarda hızlı bir şekilde Türkiye’deki cemaatin zinde gençleri Amerika’ya gönderildi. Yapılacak olan işlem basitti; aynen Türkiye’de olduğu gibi orada da eğitim temelli yerleşme yapılacaktı.

Puritanizm İngiliz kilise yapısını Roma uygulamalarından arındırmayı hedefliyordu. Benzer şekilde ‘the cemaat’ Peygamber Efendimiz zamanlı söylemler ile hem yurt içinde hem de dışarıda sistematik ve gizli bir akıncılık yürütüyordu. Rahmetli Erbakan’ın ‘the cemaatin’ katılmadığı iftar davetinde ‘the cemaatin’ kendisini Türkiye’deki diğer dini gruplardan ayrı tuttuğunu görmekteyiz. Bu davranış sonradan cemaatin 28 Şubat öncesi varlığını koruma ön-görüsü olarak anlatılacaktı. Ki! 28 Şubatta diğer dini gruplar ciddi manada sopayı yerken, bu süreçten en az zararla ‘the cemaat’ çıkmıştı. Methiyeli Mektuplar vd. herkesin malumu..... tekrar bahse gerek yok.    

Puritanizm İngiltere de sınırlandırılmaya çalışılınca; düşünce Hollanda’ya, Kuzey Amerika’daki yeni İngiltere’ye, İrlanda’ya ve Cambridge Üniversitesinin kolejlerine taşındı. Bu, özellikle cemaatin Amerika’ya hicret dalgasıyla paraleldir. Puritanizmde kolonicilik ile Yeni İngiltere’nin dinsel, entelektüel ve sosyal alt yapısı oluşacaktı. ‘Para ve din’ adeta birbirinin tamamlayıcısıydı. Puritanlar okur-yazar ve önceki Amerika göçlerinden farklı olarak aile formatları şeklindeydi.  İşin daha da ilginci puritazimdeki  millennializm [(a) kıyametten önceki bin yıllık barış ve esenlik dönemine inanış, (b) ideal topluma inanış.)] ile cemaatin hoşgörü ve diyalog mottosu en bariz paralelliği oluşturmaktadır. Millennializm de buna hatta golden age (altın çağ) denir. ABD dış işleri 'the cemaati' demeciyle destekledi. Çünkü Türkiye'deki önümüzdeki 15-20 yıl için yine siyasal ve ekonominin beyin gücü olarak kendilerine yakın olarak 'the cemaati' görüyor. Görüyor çünkü cemaatin sadece Avrupa ve ABD'de değil tüm dünyada yayılabilme potansiyeli var. Bu saatten sonra kimse dünyada Hristiyan Misyonerliği ile reklam yapamaz. Çünkü Orta-Doğuda katledilen çocuklar tüm dünyada biliniyor. Yani inanan ve inanmayan savaşı her zamankinden çok daha aleni. Bu katledilen çocuklar için her hangi bir beddua duyar mıyız? Kesinlikle 'hayır'.  


Peki bugün Amerika’ya taşınmış ‘the cemaatin’ Türkiye’ye bakışı nasıldır? Bu bakış aslında Amerika’nın tüm dünyaya bakışıyla aynıdır. 17 Aralık’tan sonra Gülen istisna ile bir iki cümlenin üzerinde durdu: ‘Avrupalılar ve Amerikalılar anti-demokratik davranışlardan hoşlanmazlardı.’ Bu söylem ‘the cemaatin’ genç puritanlarına da söylettirildi. Söylettiriliyor. Türkiye bölgede eğer ‘kendi’ huzurunu istiyorsa ‘big brother’ın sözünden kesinlikle çıkmamalıydı. Kendi huzuru da yine öncelikle ekonomisiyle ilintiliydi. Yani İran ile domates-mandalina ticareti yapabilir ama altın-doğalgaz ticareti yapamazdı. Cemaatin en derin bilinçaltında ise Türkiye bu tür eylemler için henüz çok küçüktü. Şu anda kimin dediği oluyor? Tabi ki ABD ve İsrail’in. Bu zaten cemaatin hep söylediğiydi. Henüz Hudeybiye’nin ilk çeyreğindeydik. Cemaat dünyadaki varlığı için Türkiye’deki itibarını çoktan gözden çıkardı. Büyükleri yanında görürse Ak parti iktidarının hiç önemi yoktu. Şimdi ne bekleniyor? Tayyip Erdoğan’ın gitmesi. O giderse cemaat ile mücadele bitecek. Yeni kim gelirse gelsin yeniden ABD ve İsrail’in çalışma şekline bağlılığını gösterecek. Hülasa ne olacaksa çok kontrollü ve kitabına uygun olmalıydı. 

15 Haziran 2016 Çarşamba

Güneş


(cotonuma)

Bir sabah seninle doğdum,
Doya doya sana baktım.
İçime umutlar saldın,
Güne gülümsedim.
Aynada, çiçekte, karanlık odamda
Seni gördüm.
Her gün, her sabah
Hep vardın. Hep varsın.  
İyi ki varsın.


Turgay URGUR

ORUÇ


Kaç Ramazan daha görürüz? Oruçlu olarak kaç rekat daha namaz kılarız? Bu aylarda içimizde zirvelere çıkan yardımseverlik niyetiyle kaç kişiye daha iyilik yaparız? Güneşin doğuşunu kaç kere daha görürüz?

Soruları arttırmak hem çok kolay hem de çok zor. Çok kolay çünkü bunlar bizim arzularımız, çok zor çünkü bitmek bilmeyen uzun bir liste bizi bekliyor. Hülasa; zaman kısıtlı ama istekler sonsuz ve sonsuzluk kadar uzun.

Ey acizliğimi ve çaresizliğimi de bizden iyi bilen Rabbimiz. Dünya sarhoşluğu ile bizleri sonsuz hayatı ziyan etmekten koru. Bir an olsun duralım, kendimize gelelim ve şu dünya hayatını Sana layık bir şekilde geçirelim.


Turgay URGUR

11 Haziran 2016 Cumartesi

ÇUVALDIZ (5)


Yarı mitolojik yarı psikolojik kahramanların arkasına gizlenerek gerçekleri saklayamayız. Memleket olarak gerçekleri söyleyememe  derdimiz var. Gazete manşetlerini kopyalar ve televizyon yorumcularını taklit eder bir hal gelişti. Bu kendi başına bir kimlik sorunudur.

Suskunluk, yorumsuzluk ve geri çekilme yalakalığın tilki ve sinsi tarzıdır. Lakin onlar da kendini belli eder.  

İçimizdeki gerçek Müslümanı, gerçek vatanseveri, gerçek insanı bulmak için tek ve zorunlu yol gerçekleri yaşamak, gerçekleri konuşmak ve gerçekleri yazmakla olur.

Dua eden kötü konuşmaz. İbadet eden kötü iş yapmaz. İş üreten işiyle oyun oynamaz.

Söylemler geliştirenler değil Hak için iş üretenler hatırlanır.

Bu kadar mikrofon, açılış, protokol merakı biraz fazla değil mi? Çok konuşarak neyi gizliyorsunuz?

Eğer illa ki bir söylem geliştirecekseniz bedeli ölüm olmalıdır. Bakınız: Sokrates, Said Nursi, Sahabeler, Şehitler vd.


Turgay URGUR

8 Haziran 2016 Çarşamba

Dua

Ey bizi nimetleriyle donatan, kuşatan  Sultanımız. Örneklerini  gösterdiğin bu nimetlerin asıllarıyla da cennetinde bizleri buluştur Ya Rabbim.  İrdaktan, şuurdan ve gayretten yoksun olarak bilerek ve bilmeyerek kusur işlediysek affet. Ekser saatlerimizde, yolda, işte, okulda Seni anmayı, Seni konuşmayı bizlere öğret.  Büyük sorumluluk taşıyan mesleklerimizin bu ülkenin gençliği için en iyi şekilde gerçekleştirilmesini nasip et. Bu güzel vatanın birliği ve dirliği için mücadele veren tüm güvenlik güçlerimize kuvvet, cesaret ve iman ver. Canını seve seve veren şehitlerimize sonsuz saltanatında en güzel mevkilere ulaştır. Geride kalanlarına sabır ver. Aile üyelerimizi, akrabalarımızı, öğrencilerimizi, Milletimizi ve tüm diğer iyi insanları koru. İşlediğimiz dersler, gittiğimiz yerler, konuştuğumuz dostlar hep senden bahsetsin. Peygamber Efendimiz’e layık olalım inşaallah ve O’nun yaptıklarını kendimize mihenk bilelim. Yaptıklarımızla O’nu gururlandıralım ve bizim dışımızdakilere örnek olalım.

   

5 Haziran 2016 Pazar

Muhammet Ali


Allah rahmet eylesin. Vefatından itibaren gazete haberlerine, yazarların köşelerine ve internetin diğer paylaşımlarına ara ara baktım. Mücadelesi gerçekten takdire şayan ve İslam dünyası için büyük önem taşıyor. Yıllar öncesinde de ringdeki balerin misali boksuna ve reflekslerinin üstünlüğüne hayran kalmıştım. Benim için futbolda Maradona neyse, boksta da Muhammet Ali odur. Yani dünya tarihine emsalleri gelmeyecek.

Bu Allah vergisi başarı hikâyesi aklıma âlemlere rahmet Peygamberimizi (Sav) getirdi. O’nun büyüklüğünü, O’nun değerini ve O’nun tüm insanlık için önemini balyoz bir yumruk misali hatırlattı.

İnsanlık bugün O’nun ümmetinden birisinin başarısı önünde eğiliyor.

Ey Sevgili Peygamberim, Sana selam olsun. Senin yolundan gidenler ne yolda kalır ne de başarısızlığa ulaşır. Ve bu yoldaki her başarı ancak Seni hatırlatır. Seni hatırlatır. Senin büyüklüğünü hatırlatır.


Turgay URGUR

23 Mayıs 2016 Pazartesi

Ya HU


Dillere bak. Tadar.
Kulaklara bak. Duyar.
Gözlere bak. Görür.
Kalbine bak. İçten içe YA HU der.

Ömrüne bak. Geçer.
Eşine, dostuna, evladına bak. Gider.
Hayatına bak. Biter.
Kalbine bak. İçten içe YA HU der.

Düşüncene bak. Acı çeker.
Vicdanına bak. Dur der.
Her faniye bak. Ne der?
Kalbine bak. İçten içe YA HU der.

Resulüne bak. Gel der.
İşi bilenler. Gidelim der.
Zaman bile git der.
Kalbine bak. İçten içer YA HU der.  

Mutluluğun bizdeki ANAHTARI


Yabancılardan yani el alemden mutluluk sırlarını okumayanımız neredeyse yoktur. Sosyal zavazingoda ara sıra bu yöntemler paylaşılır. Yunan filozoflarından, Çinin geçmişinden ve (şimdilerde pek moda) best-seller batılılardan da okuyanımız vardır. Ben de bunlardan 3-5’ini okudum. Öyle de güzel anlatıyorlar ki! Yalan değil,  insan etkileniyor. Bir süre sonra insan gördüklerini, okuduklarını başkalarına satmaya başlıyor.

Şunları tavsiye ederim.

-Alışkanlıkların gücü
-10000 saat kuralı
-Harward Business Review çalışmaları
-Elan Musk ve hayatı
-Ömer Koç ve hayatı 

Meğer işin özü, mayası bizdeymiş. Bizdeymiş de kıymetini bilememişiz.  Gün gelir bu firenkler bizdekileri de bize geri satarlar. Alınca kendimizi yeni bir şey bulmuş sanmayalım.

Olabildiğince özetle ve kısaca. Varsın herkes kendisi kendince genişletsin.    

Olabildiğince özetle ve kısaca. Varsın herkes kendisi kendince genişletsin.
Tevekkül.
Tedbir.
Kanaat
Paylaşmak
Dayanışma
Zikir, fikir, şükür.
Güzel görmek, güzel düşünmek.
24 saatin 1’ini ibadete ayırmak
İsraftan kaçınmak.
Çok konuşmaktan ve kötü sözden kaçınmak.  
Helal yemek.

Haydi selametle.
Turgay URGUR

Bu nesil kurtulacak.(2)

Asrın mütefekkiri; ‘bir insan iki işte başarılı olamaz’ diyor. Sözüne kurban, mefkûresine kurban, çabasına kurban olayım.
Başka meslekleri bilmem ama bu düstur öğretmenlik için çok elzemdir. Eğer bir eğitimcinin kafasında öğrencileri ve onlara karşı verimliği dışında her hangi başka bir zihni meşguliyet varsa onun mesleğinde saygıdeğer olması çok zordur. Bizler yatıp kalkıp öğrencilerimizin başarısı ve gelişimleri için uğraşmalıyız. Çünkü bu mesleği şu anda öğrencilerin algısına yönelik olarak yürütmek gerçekten eski zamanlara göre çok daha fazla çalışma gerektiriyor. Mesleğimiz tabi ki de yeniden tanımlanmadı. Lakin beklentiler gerçekten çok yüksek ve bu yükseklikte ben haklılık görüyorum. Eğer bu gün çocuklarımız okul ve ders ortamından kaçma eğilimdeyseler bu geldiğimiz noktanın en büyük delilidir.
Meselenin çözümü için nedenleri yazarak başlayabiliriz;
Öğrencilerin; şu anda kendilerine sunulan ders materyalleri ile gerçek hayatın gereksinimleri arasındaki bağı kurmaları zor görülüyor. Bu yüzden öğrenciler iki de bir ‘ne işime yarayacak mantığı kuruyor?’ Bu sorunun cevabının verilmesi gerekiyor. Bu sorunun cevabının bir dersin pratik alandaki uygulaması ile gösterilmesi gerekiyor. Bunu yapmanın yöntemi: öğrencilerin okulda ders uygulamalarında aktif olmasını sağlamaktır. Örneğin üniversitede işletme bölümü okumak isteyen bir öğrenci için lisede matematiğin işletme alanındaki kullanım alanı hakkında bilgi sahibi olması gerekiyor. Yani okul bir üst eğitim kurumunun gereksinimini mevcut derslerin müfredatı içinde vermelidir. Hülasa derslerin neden ve nasılları anlatılmalıdır.
Okulda bilgi ve bilgiye ulaşım yönünde eksiklik olmamalıdır. Okul bu mantıkla dizayn edilmelidir. Bir okulun kütüphanesi okulun uzak köşesinde değil en merkezi yerde olmalıdır. Okul aynı zamanda güncel eğitim, meslek ve gelişim dergilerini takip etmelidir.

Okulun kantini, sportif alanı öğrenciye heyecan katmalıdır. Öğrenci okulda bulunmaktan dolayı mutluysa okul değerlidir. Ki! Günde yaklaşık 10 saatin bir kurumun nitelik zenginliği bu ülke çocukları için elzemdir. 

17 Mayıs 2016 Salı

Güldür Yüzümü


(cotonuma….)

Orda sabahtır. Burda dertler yeni başlıyor.
Bıraktığın yerde tüm eşyalar hem öksüz hem yetim sana ağlıyor.
Gece korkutuyor. Yokluğun üşütüyor.
Tüm mektuplar, şiirler sana ağlıyor.  
‘Anla halimden’, ‘tut elimden’  diyor.

Benimle bu koca şehir sana ağlıyor. 
Giden gençliğim,
Yalnızlığım,
Sarhoşluğum,
Sana ağlıyor.  

Bu nesil kurtulacak!


Allah’ın izniyle bu nesil kurtulacak. Zamanlarını, gençliklerini ve geleceklerini nahoş işlerle ziyan etmeyecekler. Kuytu köşelerde kendilerine kaçış aramayacaklar. Alınları açık, yürekleri cesur olarak hayatın tam da ortasında bulunacaklar ve bizlere İslam’ı, Muhammedi ruhu ve Türklüğü anlatacaklar. Ellerinde ve yüreklerinde Kuran, dillerinde salavat; bilim, sanat ve doğruluk anlatacaklar. İsraftan, paçozluktan ve başıbozukluktan sadece kendilerini değil hepimizi kurtaracaklar.

Batının özgürlük hikâyeleri değil, ibadet ve çalışmak hayat felsefeleri olacak. Fikirden fikire, zikirden zikire, şükürden şüküre yorulmadan koşacaklar. Ya Şafi diyen doktorlar, Ya Kayyum diyen mühendisler, Ya Hak diyen hakimler, Ya Alim diyen öğretmenler olacaklar.

Güzel sözler konuşacaklar. Tüm insanlığı duaya davet edecekler. Ve her daim kendi arkadaşlarıyla birlikte 5 vakit secdede buluşacaklar.

Allah’ın izniyle bu nesil kurtulacak. Bizlere ağlamayı öğretecekler. Bedir’i, Çanakkale’yi, Bosna’yı ve her daim maalesef verdiğimiz şehitlerimizin semada yazılan destanlarını anlatacaklar. Köy köy, okul okul, ev ev, sine sine Allah için yaşamanın ve Allah için ölmenin ne olduğunu anlatacaklar.  




ULAK (3)


Ahmet uyandı. Dün gece ve önceki geceler çok yorucuydu. Düşünce idrakini zorlamış ve başa dönüşler başlı başına bir umutsuzluk girdabı oluşturmuştu. Yolun yarısındaydı. Devamını tek başına yürüyecekti.

Sabahın ilk ışıklarıyla kitabını araladı. ‘Hayat’ kelimesini gördü.

Hayat bir varlığa girdiği vakit onu cüzden alıp bir süreye kadar küllde gezdirir. İnsana tek ‘bir’ fırsat verilir.

Ona denir ki: gözlerini aç ve şu muhteşem kâinatı seyret. Seyret ki bu kâinatın sahibini tanı. Tanı ki O’na hürmet et. O’na hürmet et ki O’nun daimi saraylarına layık ol. Ol ki gerçek değerini bul. Bul ki aşkı tat.

Hayatın içinde O’nu tanımak için O’nun İsimlerinin birden çok dalı vardır. İnsan hangi dala tutunsa felaha erer. Ferd, Hay, Kayyum, Hakem, Adl ve Kuddüs O’nun İsimlerindendir.

Şimdi gel ey fani, gel ey aciz, gel ey fakir. Gücünün yokluğunu, arzularının ise sonsuzluğunu, idrakinin kıtlığını, imtihanının ise zorluğunu hala anlamadın mı? Ömrün bittiğini, firakın yaklaştığını ve geçici olan her şeyin boşluğunu henüz anlamadın mı? İşin, stresin, kazanmanın ve boş münakaşaların seni oyaladığını daha bilmedin mi?

Eğer içinde bir parça feraset kaldıysa; kendine günlük bir zikir bul ve hem kalbin huzura ersin hem de şuurun safileşsin. Doğru bir fikir bul ve hem hayatın istikamete girsin hem de ziyan olmasın. Son olarak da bitmez bir şükür bul, kanaatın rahmeti ile varlığın bereketlensin.

O ne güzel vekildir.

Bu dünyadan ne Ulaklar geçti! Her birisi çığlık çığlığa O’nu anlattı. Onlara ses verelim. Tövbe kapısından girelim ve terhisat zamanına kadar sabırla bekleyelim. Allah sabredenlerle birliktedir.


Ahmet ‘Haydi Bismillah.’ Dedi ve tekrar yola çıktı.  

Turgay URGUR

Yaz gitsin, karala gitsin yılmaz özdil.


Öncelikle kronoloji  tutan bir ekibiniz olacak. Ya da hemencecik kişinin geçmişiyle ilgili bilgileri toparlayacaksınız. 

Sonrasında iş kolay. Paragrafları dolduracaksın.

Şurda doğmuştu.
Bunları bunları yaptı.
Olmadı oraya gitti.
Tutturamadı.
Yan yattı.
Çamura battı.  
İlkti.
Sondu.
Çarttı. Çurttu.
İyiydi. Kötüye döndü. Kötüydü. Bunalıma girdi.  
Madalya taktılar. Hamıdınla götürdüler.
Çok sevmişlerdi. Az vermişlerdi.
Konfeti ile karşılamışlardı. 1 numaralı adamlarıydı, 10 numara oldu.

Böyle bir tarzınız olacak.

Ve işin finalinde……

Olayı Ak partiye ve Ak partiye oy verenlere bağlayacaksın.  
Oh ne güzel. Oldu da bitti. Yazdı.
Okusunlar artık…….



16 Mayıs 2016 Pazartesi

Malum nikah

Sümeyye Erdoğan nikâhlandı. Hayırlı olsun.

Kenan İmirzalıoğu da nikâhlandı. O da hayırlı olsun.

Memleketin her yerinde yazla beraber düğünler, nikâhlar oluyor. Olacak. Tümden hayırlı olsun.

Malum herkes bütçesine, mevkisine ve en önemlisi de isteğine göre düğünler yapar.
Buraya kadar sıkıntı yoksa soru şudur: kimseye başkasının ne yaptığı veya nasıl yaptığı sorulmayacak. Keyfimize göre düğün, dernek yaparken güzeldi de başkaları yapınca mı dert oldu? Bizim düğün, dernek zamanı dünya cennetten bir parça mıydı?

Düğün, dernek konuşmak için, yazı ve manşet atmak için bahane dostlar. Herkes, hepimiz Allah aşkına kendimize bakalım. İnsanlığımız ne halde? Ne haldeyiz?
·            *    *

Turgay Urgur

12 Mayıs 2016 Perşembe

Saat (2)


Aşka daha çok var, çalma.
Dur. Ve zaman dursun,
Gençliğimden alma.

Eğer o giderse, geri kalma.
Geç. Ve ömür geçsin.
Üzülürüm sanma.

Fırtınanlar kopuyor, tik tak ne ki?
Beynimde zonklasanda,
Kendini ondan daha mühim sanma.

Sen 24 ün içinde dönedur,
Bil ki! Kâinat sana da güler,
Bedenden toprağa,
Topraktan bedene dönüşler esastır.
Asıl iş senin önünde durmak değil,
Seni umursamamaktır.
Yaşamasını bilene,
Her yaş, her an güzel.
Sana meydan okuyana,
Son nefes güzel.


Turgay  Urgur

10 Mayıs 2016 Salı

Bediüzzamanın’ın mirası


O, asrın İslam diyalektik abidesi, her türlü mücadelenin en iyi örneği, ‘hayatı adamanın’ ispatlı numunesidir.

Onu okumak insana vizyon kazandırır. Onu yazmak insanın ruhunu genişletir. Onun eserlerini düşünen hayatı yorumlama güçlüğü çekmez. Onun kitaplarını kendisine rehber edinen kendisini anlamlandırır. Sabır, irade, ihtiyar, tevekkül, azim, dayanışma ve hepsinin hulasası kulluk onun kelimeleri ile tanımlanır. Onun cümleleri insana muhkem bir benlik kazandırır.

Onu okumak Allah, Kuran ve Peygamber Sevgisine atılan aciz, fakir, kendi nefsince bir adımdır.

Onu irdeleyen cerbezeden, lafızperestlikten, israftan, ribadan, batılı tasvirden uzak kalmaya çalışır.

Lakin bu gün Bediüzzaman’ın bu değerli mirasının kıymetinin bilinmediğini görmekteyiz. Her bir risale grubu kendi kabuğuna çekilmiş ve onun cesaret dolu girişkenliğinden uzak bir hale bürünmüştür. Öğrencilerden, annelerden, esnaflardan, akademik sahalardan ve toplumun tüm diğer gruplarından uzak bir şekilde öz-eleştiriden mahrum yöntemlerle kendi kendilerine vakit geçirmektedirler.

Üzülüyorum.

Risale demek; gençleri anlamak - onları kazanmak demektir. (Gençlik Rehberinde izahı bulunduğu gibi…) 365 günün neresinde gençlerin derdine ÇARE ARAYAN bir risale grubu var? Bugün en iyi okullarda bile gençler Deniz Gezmiş’lerin, batılı saçma sapan yazarların kitaplarıyla buluşuyor. Hangi cemaat grubunun üyeleri okullarda öğrencileri takip ediyor. Bediüzzaman hocaları değil fenleri dinleyin demişti. Onlar size Halık’ınızı anlatır demişti. Hangi grubun mensupları çocukların fen dersleri, sosyal gelişimleri, güçlü iradeleriyle uğraşıyor?  

Risale demek; yeni yöntemlere açık olmaktır. (Muhakematta anlatıldığı gibi)

Öz- eleştiriye ve dıştan gelen beklentilere açık olmaktır. Çünkü herkesin kendi nefsinin en muhtaç olduğu gibi.)


Lütfen lütfen.  Siz frengi okumuyorsunuz ama Risaleyi de maalesef Pazartesi-Perşembenin dışına ÇIKARAMIYORSUNUZ.  Kafelere bakın. Üstünüze almadığınız her soruya cevap verme kolaycılığından lütfen sıyrılın. Eğer mesele gençlikse, İslamsa, doğruluksa; hodri meydan. Konuşmaya açık olun.  

Doğu illerine üniversite kurulmasını isteyen ve ilim meclisleri taraftarı olan Üstad’ın talebeleri olduklarını iddia edenler doğru dürüst ana-okulu, lise bile kuramadılar. Bugün eğitim sistemimiz hala batılı düşünceleri takip ediyor. Bırakın modern eğitim kurumlarını kendi aralarında bile kollektiviteyi tesis edemediler. Kainattaki tesanüd okundu, hafta hafta takip edildi ama insanlar arasındaki birliktelik gayretine girilmedi.

Neden böyle?

En büyük etken; dışa kapalılık. Aksiyondan uzak kalma kolaycılığı ve eleştiri kültürünün oluşmaması. Küçük meşrepler kendi yorumlarını asıl doğru kabul ettiler ve kendilerine yöneltilen soruları kendi sistemleri içinde cevaplandırdılar. Bundan dolayı risale sohbetlerinde kendi tarzlarının dışında başka bir konuya, alana, meseleye girilmez. Sosyal hayata dair hiçbir konuya değinilmez. Örneğin aile, çocuk eğitimi, güncel bilim, güncel sanat asla tartışılmaz. Yani sohbetteki kişi ile normal hayattaki kişilik farklılık oluşturur. Sohbetteki hayat ile gerçek hayat aynı değildir. İnsan manevi hayata ait yaşadıklarını sohbet anında yaşar ve orada bitirir. Mesela cenabı Allah’ın Rahman, Rahim , Adl, Alim isimlerini sohbet anında didik didik edenler, gerçek hayatta iş ilim vermeye, düşünce vermeye, adalet vermeye gelince yoktur. Meselanın meselası; risale okutanların öğrencilerimiz Hakim olsun diye bir kaygısı yoktur. Ama Hakim bizden olsun isterler. Ya Şafi ismini okuyanların, öğrencilerimiz doktor olsun kaygısı taşımadığı gibi. Ama doktor bizden olsun isterler. Kayyum ismini okuyanların, okutanların, yazdıranların, ezberletenlerin; öğrencilerimiz girişimci olsun demedikleri gibi. Ama siyasetçi onların isteklerini verince sevinirler.

Üzülüyorum. Bu konuya-konulara hiçbir risale mensubu girmez. Bu tür konuları YOK SAYARLAR.

Üstadın mirası şimdiki gruplar tarafından paylaşıldı. Herkes eseri sadece kendi kurtuluşu için inceledi. Kendi yöntemini yüceltti. Ve birilerinin kendiliğinden (teşekkele bi nefsihi) kitaplarla buluşmasını bekliyorlar. Bak ey gafil, şu koca kainatta hiç tesadüf var mı?  



8 Mayıs 2016 Pazar

hh

Hansa Hatun

Meşhur kadın şair sahabilerden.

Peygamber efendimiz zamanında, Amr’ın kızı olan meşhur kadın şair Hansa, çok güzel kahramanlık şiirleri söylerdi. Müslüman olduktan sonra, İslâm, onu üstün bir feragat ve fedakârlık timsali yapmış ve imanda kemale erdirmişti. Dört çocuğu Kadisiye harbinde şehit olduğu hâlde, cesaret ve sebatında asla bir sarsılma olmamıştı. Şehit anası olmanın verdiği teselli, ona evlat acısını bile unutturmuştu.

Başka söze ne hacet?
Hansa Hatun, Kadisiye muharebe meydanına giderek, çocuklarını şu tarihi sözleriyle coşturmuştur:
“Benim kahraman evlatlarım! Allaha yemin ederim ki, Ondan başka ibadet edilecek bir mabud yoktur. Siz aynı ananın ve aynı babanın çocuklarısınız. Ben kocama ihanet etmiş bir kadın olmadığım gibi, babanız da mazisi lekeli bir insan değildir. Hem de ben, zorla değil de kendi isteğimle İslâmiyeti kabul ettim. Ve yine kendi arzumla hicret ettim. Sizler işte böyle tertemiz bir maziye sahipsiniz.

Sizden; gireceğiniz savaşta bu asaletinize uygun bir cesaret ve kahramanlık bekliyorum. Din düşmanlarına ilk hücum eden sizler olmalısınız. Sizlerin arkada değil, daima en ön safta çarpıştığınızı görmeliyim. Çünkü bu harp, eski savaşlarımız gibi adi, basit çıkarlar uğruna yapılan çapulculuk ve yağmacılık hareketi değildir.

Elleriyle yaptıkları putlara tapan, kız çocuklarını diri diri gömecek kadar vahşete devam eden putperestlere, doğruyu ve hakkı gösterme hareketidir. Kısaca bu cihadda emir Allahtan, kumanda da Resulullah efendimizdendir. Başka söze ne hacet?”

Bu sözlerden sonra çocuklarını ayrı ayrı kucaklayan Hazret-i Hansa, ilave ederek diyor ki:
“Ya İslâmın zafer bayrağını Kadisiye’de dalgalandıracaksınız; yahut da din uğruna şehit olduğunuzu duyacağım!.." 

Bir annenin çocuklarına karşı böyle kahramanca konuşması, orada bulunan diğer mücahidleri de coşturuyor ve Kadisiye’de İslâmın zafer bayrağının dalgalanmasına sebep oluyordu.

Şehit anası
Nitekim öyle de olmuştur. Hasta yatağında yatarken dört oğlunun da şehadet haberi getirilince, haberi getirenlere sordu:
- Yani ben, şehit anası mı oldum şimdi?
- Evet, şehit anası, hem de dört şehit anası...
- Zafer kimlerde?
- Zafer, müslümanlarda... Şimdi Kadisiye’de İslâmın bayrağı dalgalanıyor!

“İslâmın bir zaferi için dört oğlum da feda olsun!” diyen Hansa Hatun, ellerini kaldırarak şöyle yalvarıyor:
- Ya Rabbi! Bana emanet ettiğin dört kahramanı, yine senin dinin uğrunda feda etmiş bulunuyorum. Artık beni şehit anaları defterine kaydet! Benim için şehit anası olmak kâfi ikramdir. Bunu bana nasip eyle!

Her ne zaman Hansa Hatun’dan söz edilse, Resulullah efendimiz, onun için, “Örnek bir İslâm kadını” buyururlardı.

Hansa Hatun, ilk önce, Süleymoğulları kabilesinden Revaha bin Abdülaziz Selmi isimli bir zat ile evlenmişti. Onun vefatından sonra Mirdas bin Ebi Amir ile evlendi.

Medine’nin yolunu tuttu 
Risalet güneşi Mekke’de doğup da dünyayı aydınlattığı zaman, bu güneşin aydınlığı her tarafa yayıldı. Hazret-i Hansa’nın gözü de bu nur ile aydınlandı. Kendi kabilesinden birkaç kişiyi de yanına katarak Medine’nin yolunu tuttu. Huzuru saadete vararak İslâmiyet ile şereflendi.

Hansa Hatun, devrinin meşhur şairlerindendir. Peygamber efendimiz, onun şiirlerini bir hayli dinlediler. Bu hanımın fesahat ve belagatını takdir buyurdular.

Hazret-i Hansa, ilk olarak şairliğe şöyle başlamıştı:
Arada sırada bir-iki şiir söylüyordu. Fakat Esedoğulları kabilesi ile onun kabilesi arasındaki savaşta, öz kardeşi Muaviye öldürüldü. Diğer üvey kardeşi Sahr da mizrakla yaralandı. Hansa Hatun bir sene kadar kardeşine ihtimamla baktı, fakat yara bir türlü iyileşmedi. Sahr da bu yaradan kurtulamayıp, o da öldü.

Hazret-i Hansa da bu iki kardeşinin ayrılığından müteessir olup, bunlar için mersiye söylemeye başladı ve şair olup ortaya çıktı.

Hazret-i Ömer, Hansa Hatunun çocuklarının Kadisiye’de şehit olmaları üzerine, şehitlerin çocuklarının her biri için senelik iki yüz dirhem maaş bağladı ve Hazret-i Hansa’nın ismi de şehit çocukları ile birlikte anıldı.

Birgün Hansa Hatun, Hazret-i Aişe’nin huzuruna gelmişti. Başında matem işareti vardı. Hazret-i Aişe de Hazret-i Hansa’yı böyle görünce dedi ki:
- Ey Hansa, böyle yapma! Bu şekilde matem tutmayı dinimiz yasaklamıştır.

Hazret-i Hansa da şöyle cevap verdi:
- Ben bunu bilmiyordum, böyle yapmanın men edildiğinden haberim yoktu. Fakat bunu böyle yaptığımın bir sebebi vardır.

Hansa Hatun böyle söyledikten sonra, bu sebebi şöyle anlattı:
“Cahiliye devrinde, babamın, beni verdiği kocam çok müsrif bir kimseydi. Kendisinin de, benim de, bütün varımı, yoğumu dağıttı. Kumara verdi. Bunun için parasız, pulsuz kalıp muhtaç duruma düştük. Kardeşim Sahr malını ikiye bölüp, bize bir şeyler vermişti. Az zaman sonra bu mal da heba olup gitti.

Hep dağıtıyor
Kardeşim Sahr, benim parasız kalıp muhtaç duruma düştüğümü görmüş ve buna çok üzülmüştü. Geride kalan diğer hisseden de bana yine verdi. Karısı kendisine, dedi ki:
- Bu böyle olmaz, sen daha ne zamana kadar kız kardeşin Hansa’ya malını vermekte devam edeceksin? Onun kocası hep kumar oynuyor ve nesi var, nesi yoksa hep dağıtıyor.

Sahr karısına cevaben şu şiiri söyledi:
- Yemin ederim ki, ona malımın iyisini vereceğim, o afife bir kadındır. Eğer ben ölürsem, o da kendi başörtüsüyle benim matemimi tutar.”

Bunları anlatan Hansa Hatun sözlerini şöyle bitirdi:
- İşte ben de onun matemi için böyle yapıyordum.

Hazret-i Hansa 646 yılında vefat etti.

Arap yarımadasında en itibarlı yeteneklerden biri; güzel söz söyleme ve şiir îrad etme kabiliyetiydi. Güzel şiirler ve hitabeler ezberlenir, nesilden nesile aktarılırdı. Panayırlarda şiir yarışmaları düzenlenir, kabileler birbirlerine karşı şairleriyle övünürdü.

Beni Süleym kabilesi de böyle şairleriyle övünen kabilelerden biriydi. Kabilenin meşhur şairlerinden Amr bin Şerid’in kızı Tumadır binti Amr da tesirli söz söyleme ve şiir yazma yeteneğine sahipti. 
Geyik gibi çekme burunlu olduğu için kendisine Hansa lakabı takılan Tümadır bt. Amr’ı şair yapan şey, aslında çektiği çileler idi. Hansa’nın kocası çok sorumsuz, müsrif bir adamdı. Kumar yüzünden ailesinin servetini eritip yok etmişti. 

İlk zamanlar Hansa’ya cömert ve şefkatli bir adam olan ağabeyi yardım ederdi. Ama o da cahiliyye devrinde çok yaygın olan kabileler arası savaşlarda hayatını kaybetmişti. İşte bu yardımsever ağabeyinin ölümü Hansa’ya çok dokundu. Bu çileli hanım ağabeylerinin ardından öyle hisli mersiyeler yazdı ki, Arap edebiyatının meşhur kadın şairleri arasına girdi. 

Hansa’nın mersiyeleri dilden dile aktarılarak Peygamberimize kadar ulaşmıştı. Medine’ye hicret ettiği zaman kendisini ziyarete gelen Hansa’ya, şiirlerinden bir kısmını okutmuştu. 

İslam Yolunda Kullanılan Yetenek 

Hz. Hansa kabilesi Beni Süleym’in İslam’ a çok geç dönemde girmesine mukabil İslâm'ın ilk dönemlerinde çocuklarıyla birlikte Müslüman oldu. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) efendimizin sohbetinde bulunarak kendisini yetiştirdi. Artık o söz söyleme yeteneğini İslam’ı yüceltmek için kullanıyordu. 

Hansa Hatun; dört oğlunu büyütüp ve askerlik yapacak yaşa getirmişti. Müslümanların Kadisiye savaşı için Allah yolunda cihada hazırlandıkları günlerde onları karşısına aldı, asırlarca dilden dile aktarılacak bir hitabette bulundu. Edebiyat tarihinde yer edinmiş bu hitabet; bir annenin çocuklar üzerindeki tesirine güzel bir örnektir. 

Çocuklar annelerinin hitabetiyle daha da ateşlenen cesaretleriyle savaş meydanına atıldılar. Büyük kahramanlıklar sergilediler. Sonunda dördü birden özlemini çektikleri şehitlik mertebesine eriştiler. Bu haberi Hansa Hatuna vermek hiç kolay değildi… 

Fakat Hansa Hatun oğullarının şehâdet haberini gayet sakin ve olgun bir şekilde karşıladı. Şehit annesi olma şerefine eriştiği için Allah'a hamd etti. Onun bu metaneti, İslam sayesinde bir kadınının geçirdiği büyük değişimi gözler önüne seriyordu. 

Hansa hatun biliyordu ki evlatları boşu boşuna ölmemişti. Onlar fani dünya hayatlarını ebedi cennet yurdu karşılığında satmışlardı. Şiiri ve hitabetiyle meşhur şaire hanım, şimdi artık iman kuvveti ve fedakârlığıyla da anılacaktı. Allah (c.c.) bizlere de onun imanını nasip etsin. Amin.

Kadınların içinde biri vardı ki söylediği şiirler herkesi hayretler içinde bırakıyor ve zamanın en büyük erkek şairlerinden evla görüldüğü oluyordu. Kelimelerin ince nüanslarını açıklarken savaşın, kederin, ayrılığın, işrakın, duhanın, vaktin, kılıcın, alındaki beyazlıkla mutlak beyazlık arasındaki farkın, daha nice manaların içine girip en yetkin kelimelerle hakikati çekip çıkarıyordu şiirini söylerken. Herman Hesse’in bazı Avrupalı yazarlar için söylediği gibi kendi hayatının şiirini yazanlardandı o. Peygamberimiz’in bize örnek gösterdiği şair Hansa idi.


Ondan ne zaman söz edilse Peygamberimiz “örnek bir İslam kadını” buyururlardı. Şiiri, hicreti, şehitlerin analığıyla, derin imanıyla içimize işleyen biri...
Şairlik; İslam öncesinin, Cahiliye zamanının gözde işi... İlkel kabile savaşları şiirin kanlı arenasıydı aynı zamanda. Meydanlardaki kahramanlıklar, fedakârlıklar, üstünlük ve zaferlerden şiirlerde övgüyle bahsediliyor, kaybedenlerin acıklı hali ifşa ediliyordu. Şairler savaşların ateşine odun taşıyan mısralarıyla bizzat savaşın bir parçasıydılar: yüreklendirme, hiciv, mersiye, fahr ve fahşa... Cahiliye ve İslam dönemlerini aynı ömür içinde yaşayan ve iman eden kimi şairler bu sefer de Hz. Muhammed (sav)'e övgüler dizmişlerdir. Raşit halifeler döneminde Cahiliye’de meşhur olmuş şairlerin şiirleri, İslam’a intisap ettikten sonra metih, hamaset ve vasf gibi formları korudularsa da içerikleri radikal biçimde değişti. Çünkü Raşit Halifeler, İslam esaslarına uygunluk göstermeyen, kabile savaşlarını körükleyen hicivlere karşı çıkmış ve eskiden öyle olsa da artık şiirin kardeşlik bağlarını zedeleyip kalpleri örselemesine razı olmamışlardı.
Fakat öte yandan İslam öncesi şiirinin ezberlenmesini ve nesilden nesle aktarılmasını teşvik de ediyorlardı ki İslam ve Kur’ân ne öngördü, nasıl bir Cahiliye’yi ortadan kaldırdı anlaşılsın. Çünkü toplumsal hayattaki müptezellikler, iyilikler, üstünlük iddialarına ilişkin adaletten yoksun değer yargıları ve daha birçok hissiyat, şiire bire bir yansımış durumdaydı. Kur’ân ve Hadis’in dil inceliklerini anlamak için aykırı şeyler de bulunsa şiirdeki belagate, gramere hâkim olmak gerekli görülüyordu. Bana kalırsa buradan sanat adına genel çıkarımlarda bulunmak da mümkün. Doğrudan Kur’ân’a yönelip yaşadığımız birikim alanına aldırmadan doğrunun mahiyetini derinlikle kavramak mümkün görünmüyor. İnsanlığın kendini ifade etmeye, tecrübesini aktarmaya çalıştığı disiplinlere bigâne kalırsak Kur’ân’ı da anlayamayız. Sanatın, edebiyatın, sinemanın, düşünce üreten ekollerin içinden geçip geniş çemberler, helezonlar çizdikten sonra merkeze yöneldiğimizde Kitab’ın muradına yaklaşabiliriz.
Arap âleminde toplumlarının efendisi sayılan şairler yoksul bile olsalar siyasi görüşmelere katılıp fikirlerini beyan ediyorlardı, öyle ki bir kabilenin şairi yoksa o kabile utanç ve zelillik içinde, onuru müdafaa edilemeden öylece ortada kalıyordu. Kavimlerin kahramanlıkları ancak şiirle tescil edilip kayda geçiyor, namları böylelikle gelecek kuşaklara intikal edebiliyordu. Hatıraları canlı tutan en önemli bilgi kaynağı... Bugünden bakıldığında tarih, sosyoloji, bilgi ve hikmetin membaı olarak da anılabilir. Öte yandan şairler kâhinlik de yapıyor ve gelecekten haber verebiliyorlardı. Bu da onlardaki yarı tanrısal gücü açıklayabilir. İnsanüstü görülen, haşyetle bağlanılan sihirli insanlar...
Şiir söylemekle şiir okumak da ayrı ayrı yetenekler olarak ortaya çıkmıştı. Bir seferinde şiirini okuyan Kürt kadın şairi dinliyordum; Gûlizer.. Yavaşça bir ezgiye dönüştürdü şiirini ve şarkısını söylemeye başladı. Ne kadar sarsıldığımı hatırlıyorum. Dile gelmez, büyülü bir andı. Adonis, Cahiliye Dönemi Arap şiiri için sözellik kavramını kullanır. Arap şiirinin şarkı olarak doğduğunu söyler. Ezgi formu, sözün özellikle de yazının hayat veremediği duyguları aktarıyordu insanlara. Bu ürpertici etkiyi sağlayan şair ile sesi, konuşma diliyle ezgi arasındaki ilişkiydi.
Altın suyuna batırılarak yazılan ve Kâbe’nin duvarına asılan şiirler -sayıları on oluyor ve bunlara Muallaka deniliyor- Arap şiirinin en güzel örnekleriydi. Cahiliye Devri’nin şaheserleri olarak kabul ediliyorlar; savaşların kesildiği, barış günlerinde dinginlik içinde oluşan jüriler önünde okunarak özenle seçiliyorlardı. Muallakalar, dönemin sosyal hayatının yaşandığı çevrenin özelliklerini belgesel tadında gözler önüne seren, insanlara bir hikâyesi olduğunu bildiren şiirler. Cahiliye şiirinin, yazılmadan yıllarca hafızalarda kalması, onların hayata, toplumun ortak duygularına sıkı bir şekilde bağlı kalmasıyla ilgili. Neredeyse kitle iletişim aracı görevi de görüyorlardı. Şiirde ruh ile bedeni uzlaştıran bir güç vardı. Gramer, retorik ve müzik iç içe. Müziğin nerede başladığı, sözün nerede girdiği belli olmazdı. Ruhun ve sesin hareketlerinin uyumu. Şair, toplumdan söz ederken aynı zamanda kendinden söz ediyordu. Aslında zamanına tanıklık eden delillerdi her bir şiir.

Hicaz’daki Ukaz Panayırı’nda şiiri seçilen on kişiden biri olmuştu Hansa. Çok meşhur bir Arap şairinin torunuydu. Peygamberimiz’i işitir işitmez çocuklarını alıp Medine’ye hicret etmiş, ailece Müslüman olmuşlardı. 
Hansa’nın Şiiri
Celal ve Cemal Aynasında Kadın kitabında Cevad Amuli, “Şiir ve Edebiyatta Dahi Kadınlar” başlığını açar ve bize Hansa’yı anlatır. Bölgede kurulan en meşhur ve büyük panayır olan Hicaz’daki Ukaz Panayırı’nda şiiri seçilen on kişiden biri olmuştu Hansa. Çok meşhur bir Arap şairinin torunuydu. Peygamberimiz’i işitir işitmez çocuklarını alıp Medine’ye hicret etmiş, ailece Müslüman olmuşlardı. Kumarbaz kocası, Hansa’nın da kendisinin de bütün mal varlığını bu uğurda tüketip eşini ve çocuklarını zor duruma sokunca üvey kardeşi Sahr ona sahip çıkmıştı. Önceden de şiirler söylüyordu söylemesine ama asıl şair olarak anılması, kardeşlerinin bir kabile savaşı sırasında ölümü üzerine yazdığı mersiye ile oldu. Öz kardeşi Muaviye hemen ölmüş, ablasına ondan daha cömert ve fedakâr davranan üvey kardeş Sahr ağır yara almıştı. Yarayı bir yıl tedavi eden Hansa’nın kardeşinin iflah olmayıp ölmesiyle söylediği “Raiyye” başlıklı kaside, bütün dil ve belagat ustalarını hayrete düşürdü. Peygamberimiz de kimi şiirlerinden hayrete düşmüş hayranlığını dile getirmişti. Şiiri kusursuz görülen bir şairdi.
Hansa imana hemen açmıştı kalbini. Peygamberimiz hak dini duyurduğunda Cahiliye kibriyle erkek ve kadın birçok ileri gelen kişi hemen reddetme yoluna giderken o, şairliğinin dehasıyla hakikati kavramakta gecikmemişti.
Kelimelerin gücünü ne kadar iyi tarttığına dair bir örneği Amuli’nin kitabından okumak lazım (s. 275). Zamanın en iyi şairlerinden Hassan bin Sabit kendini en büyük şair ilan edince Hansa, okuduğu kasidenin en çok güvendiği beytini, beytül gazelini yeniden okumasını istemişti. İki mısradaki her bir kelimeye getirdiği şerhlere hayranlık duymamak mümkün değil. Peygamberimiz’in önümüze örnek olarak koyduğu kadının profili böyle yüksek işte.
Onun şair yüreği öyle hassastı ki Peygamberimiz’in ölümünden sonra nice mersiyeler dizdi. İslam için yapılacak Kadisiye savaşı öncesinde dört oğlunu toplayıp yaptığı vasiyet onu eşsiz kılıyor. Onları derin bir şefkatle süzdükten sonra söyledikleri:  “Dünya, ahiret karşısında değersizdir; payidar olan yurt, payidar olmayan yurttan daha iyidir. Dininiz için çalışın ve cepheleri sıcak tutun. Soylu bir anne babadan geliyorsunuz ve bunu göstermenin zamanı. Siz kendi iradenizle Müslüman oldunuz ve kendi iradenizle hicret ettiniz.” Onları cesaretlendirmek için de Âl-i İmran’ın son ayetini okumuştu; sabırda yarışmaktan, nöbetleşmekten söz eden ayet; “savaş cephesinin ısındığını, tandırın kızdığını gördüğünüz zaman ekmeği tandırdan alın; bu durum iyi bir durumdur artık geri dönmeyin” diyordu çocuklarına. “Şimdi tandır ısınmıştır” sözü Peygamberimiz’e atfedilir. Hansa da elbette ondan işitmiş ve bunu kullanmıştır.
Onun şair yüreği öyle hassastı ki Peygamberimiz’in ölümünden sonra nice mersiyeler dizdi. İslam için yapılacak Kadisiye savaşı öncesinde dört oğlunu toplayıp yaptığı vasiyet onu eşsiz kılıyor. Onları derin bir şefkatle süzdükten sonra söyledikleri:  “Dünya, ahiret karşısında değersizdir; payidar olan yurt, payidar olmayan yurttan daha iyidir. Dininiz için çalışın ve cepheleri sıcak tutun. 
Kadisiye savaşında meydan savaşı ısınmış şahadet pazarı kurulmuştu. Oğullarına “böyle bir fırsatı ganimet bilin, Allah için koşun” diyen bir şairle karşı karşıyayız. Kendinizi ortaya koyun, canınızı bu güzel alışverişte esirgemeyin. Kitaplar, sabah olunca dört kardeşin de erkenden cepheye gidip en ön saflara atıldıklarını yazıyor. Savaşırken annelerinin onlara vasiyetinden recezler söylüyorlarmış. Hepsi peş peşe şehit düşmüşler sonra.  Haber ulaştığında Hansa, "beni onların ölümüyle şereflendiren Allah’a hamd olsun" demişti. Böyle görür gibi iman edenlerin, vaat edilenlere bila-tereddüt inananların zamanı. Çok ciddiyetle ahirete inanılıyordu o zamanlar.
Amuli’ye göre böyle yürekli erkekler, mesela Ebu Zer’ler bolca anılıyor ve daha çok erkeklerin kahramanlıkları nesilden nesle iletiliyor. Kadınlar da böyle anılsaydı kimse onlardan kararsız, naif, zavallı, korkak diye söz edemezdi.
Hansa oğullarına “bu savaş eski savaşlarımız gibi basit çıkarlar uğruna yapılan çapulculuk ve yağmacılık savaşı değil. Elleriyle yaptıkları putlara tapan, kız çocuklarını diri diri gömecek kadar vahşileşen putperestlere hak ve adaleti gösterme savaşı, ta kumandanlarının yanına kadar ilerleyin onunla çarpışın” diyordu. Bu sözler diğer sahabeleri de coşturmuştur. Savaşın zaferle sonlanmasında bu kelimelerin payı var. Ondan ne zaman söz edilse Peygamberimiz “örnek bir İslam kadını” buyururlardı. Şiiri, hicreti, şehitlerin analığıyla, derin imanıyla içimize işleyen biri.
Şiir her zaman kanla yazılıyor. Hayatın tam içinden süzülüyor. İnsanlar başkalarının hayatına bakarak roman yazabilir, bir şeyler uydurabilir, ama kanından geçirmeden şiir yazılamaz. Hansa, şiir yazan Melek Arslanbenzer’in, Fatma Çolak’ın, Fatma Şengil Süzer’in, Zeynep Arkan’ın, Ayşe Sevim’in ve daha nice şiirini dalgalandıranların pîridir; bunu böyle bilmek gerek.

HAYAT (7) /

Ah hayat! Sen ne güzel bir hediyesin. Gündüzüyle, gecesiyle, kışın karı yazın güneşi ile ne de güzelsin. Soframızda binbir türlü nimetle, D...